Şubat 27, 2011
Çocuk Egitimi ve Çocugun Ruhsal Yönü
Çocuk egitimi
Her çocuk ayrı bir dünyadır. Çocuk yetiştirmek ise en kutsal, en büyük, en zor ve hayat boyu devam ettirilmesi gereken en önemli sanattır. Gelecek açısından düşünüldü ünde bu konunun önemi her geçen gün çok daha iyi anlaşılmaktadır. Daha do acak çocuk anne karnında iken anne babaların kafasında bir çok soru işareti oluşur. Kız mı erkek mi olacak ? Saglıklı dogup büyüyecek mi ? Ailemizde ve günlük hayatımızda nasıl bir de işiklik olacak ? İleride nasıl bir insan olacak ? okul başarısı iyi olacakmı ? Nasıl bir meslek sahibi olacak ? Hayatta başarılı olacak mı ? ve buna benzer yüzlerce soru ile çocu u beklemeye koyulurlar .
Bütün bu soruların ve bazı bilinmeyenlerin yanısıra çocukların psikososyal gelişimini ve kişilik gelişimini do ru yönlendirmek anne babaların en önemli görevlerinden biridir. Bu görevin tam ve eksiksiz olarak yapılması ise her açıdan çok önemli ve bir çok yönden zordur. Her ne kadar do uştan ve genetik olarak alınan özellikler olmasına karşın, her çocu un ayrı bir fiziksel yapısı, kişilik özelli i, davranış paterni, psikososyal özellikleri, anlayışı, duygusal yapısı, zeka kapasitesi ve ruhsal gelişimi bulunmaktadır. Bütün bu özellikler, aile ortamı ve devamlı de işen çevre şartları ile etkileşince ortaya bir çok yönü ile anne babadan farklı bir biyopsikososyal yapı ortaya çıkmaktadır.
Çocukları anlamak
Çocukların genel davranış özelliklerini tam olarak anlamak ve onların ruh dünyalarına inmek onların psikososyal gelişimini yönlendirmek açısından çok önemli bir noktadır. Anne babaların çocukların ruh dünyalarına inmeden yönlendirme ve e itim gayretleri, ço u zaman hedefine ulaşmaz .Anne babalar her gün birlikte oldukları, günlük aktiviteleri birlikte yaptıları çocuklarını bazen tam olarak tanıyama- makta ve onların psikososyal gelişimini iyi yönde yönlendireme- mektedir. Bazı anne babalar, çocuklarının sadece fiziksel bakım- larına yönelik beslenme, barınma, sa lık problemlerini gözetip onların olaylar karşısındaki düşüncelerini, tepkilerini, yorumlarını, üzüntülerini, sevinçlerini, ruhsal yönlerini gerekti i kadar hesaba katmazlar. Kişisel görüşme ile haberleşti imiz Amerikalı acil müdahalelerde bulunan bir sa lık mensubu şu yakınmaları dile getirerek endişelerini belirtiyordu ” acil saglık müdahaleleri yaparken olaylardan çocukların etkilendi ini ve bazı psikolojik problemlerin oluştu unu görüyorum, anne babalara veya bakım veren kişilere çocukların sıkıntılarını bahsetti imde, onların bana cevabı onlar çocuk ne olacak ki şeklinde oluyor. ben buna dayanamıyorum ve çok üzülüyorum, çocuklarında ruh dünyası var ” .Gerçekten de bazı zamalar günlük olaylar ve gelişmelerin arasında çocukların olaylar karşındaki ruhsal tepkisi en son akla gelecektedir.
Çocuga ayrılan vakit
Her anne baba çocuklarının gelişimi ve onların ruhsal yönleri ile çok ilgilendiklerini söyler ama kendi kendilerine oturup ”çocu uma bu gün ne kadar vakit ayırdım ?” diye sorduklarında, kendilerini tatmin eden cevabı çok azı alır. Amerikalı bir profesörden aldıgım bir bilgiye göre A.B.D yapılan istatistiklerde bir babanın çocugunu günlük görme süresi 7 saniye olarak bulunmuş . Yani aynı çatı altında yaşayan birbirinden apayrı, ayrı dünyalarda insanlar . Peki bu durum hangi sonuçları getirir ? yani anne babaların çocuklarının ruhsal yönü ve psikososyal gelişimi ile ilgili eksiklikleri hangi sonuçları do urur ?. Bunun cevabını düşündü ümde her biri ayrı bir ”gelecek ” olan çocuklar ile ilgili çok karamsar düşünceler aklıma gelmektedir. Bu nedenle bu konuyu ileri bir tarihte, ayrı bir başlık altında incelemek istiyorum .
Hatta 2000li yıllarda bırakın ruhsal gelişimi yönlendirme ve mevcut ruhsal sorunları, dünyada milyonlarca çocuk kötü bakımdan, basit sa lık sorunlarından, kazalardan, salgın hastalıklardan, anne baba ihmaline ba lı nedenler ile hayatını kaybediyor.
Ruhsal gelişime etkiler
Herbir çocu u ayrı bir dünya olarak kabul edip, onların ruh dünyasına inebilmek, ancak e itim, anne baba bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi ile olacaktır. Ayrıca aile yapısının güçlendirilmesi, aileye sunulan imkanların artırılması, ailenin sosyokültürel ve sosyoekonımik açıdan desteklenmesi, çocukların yaşadıkları ortamların, çevre imkanlarının, devletin sa layaca ı imkanların çeşitlili i ve kalitesi bu sorunların oluşması ve sürecinde etkili olabilmektedir .
Çocuk e itiminde çocugun gerektigi şekilde yetiştirilmesi ve onun topluma hazırlanması, büyük ölçüde anne babanın hayatın ilk gününden itibaren çocuk ile ilgilenmesi, onun ile karşılıklı etkileşimi, ona de er vermeleri, kişilik yapısına saygı duymaları, ona yeterince vakit ayırmaları, onun bakım, beslenme ve korumasını sa lamaları, sevgi ihtiyacına karşılık vermeleri, ideal bir aile ortamı hazırlamaları, ona karşı ideal tavırları, tepkileri, tutumları etkili olmaktadır . Burada etki tepki prensibini hatırlatmak yerinde olur, anne babanın direk çocu a yönelik veya gün içerisinde ki herhangi bir davranışı, sözü, tavrı, tepkisi ve yorumunun çocuk üzerinde bir mutlak bir etkisi olacaktır. Ve bu etkinin çocukta yansımaları iyi veya kötü yönde görülecektir .Aynı şekilde çocu un her konuşması, davranışı ve yorumuna anne babanın tepkisi de çocu un kişilik gelişiminin şekillenmesine neden olmaktadır.Yani çocu u yanlış bir şey yaptı ında ve bunu tekrarladı ında sessiz kalan bir ebeveyn dolaylı olarak ” ben bu davranışı destekliyorum ” mesajı verir. Di er taraftan çocu un olumlu davranışını onaylamayan bir ebeveyn çocu a yine dolaylı olarak ” bu davranışın benim için önemli de il, olsa da olur olmasa da ” mesajını verir. Bununla birlikte görmezlikten gelinen tekrarlayan hatalar giderek büyür, olumlu davranışlar ise giderek azalır .Çocukları her an kontrol etmek her yaptıkları konusunda haberdar olmaya çalışmak çocu u ruhsal gerilime itebilece i gibi, di er yandan çocu u kontrolsüz ve kendi halinde bırakmakta çocu un önü alınamayan davranış problemleri geliştirmesine zemin hazırlayacaktır. Bu iki kutbun ortasında hareket alanı ideal olanıdır.
Burada hemen şunu belirtmek gerekir ki günümüz iletişim ve etkileşim toplumunda çocu un gelişimi konusunda anne babalar üstlerine düşen her türlü görevi yapsa bile akraba çevresi, okul ortamı, arkadaş ve sosyal çevresi, dişarıdan gördükleri, duydukları da gelişim ve ruh sa lı ı açısından çok önemli olmaktadır. Anne babalar bazen kendileri haricinde oluşan etkiler konusunda oldukça çaresiz kalabilmektedir. Yani hem ev içerisinde çocu a gereken yönlendirme, hem de onun ev dışında psikososyal gelişimine kötü yönde etkide bulunacak etkenlerden koruma, ikisini de saglamak ideal gelişim açısından gerek ve yeter şart olmaktadır .
Yapılması gerekenler
Anne babaların çocuklarının normal bir şekilde psikososyal gelişimini sa lamak ve uygun egitimi vermek için yapmaları gereken şeyleri şu şekilde sıralayabiliriz : Dengeli e itim ve yönlendirme,Anne babanın kendi aralarındaki söz ve davranış birli i, Çocuga karşı aşırı hoşgörü veya aşırı disiplin uygulamalarından kaçınmaları, olaylar ve ilerleyen süreç içerisinde çocu a yansıyan davranışlar olarak tutarlı olmaları ve zaman aşımından doyayı farklı farklı tepki vermemeleri, Çocu a tepkilerinin yersiz ve abartılı olmaması, Güzel ve faydalı şeylerde çocu un davranışlarının onaylanması, Hatalı durumlarda uygun bir şekilde cezalandırılmaları, Yapılan yanlışları sonucunda sadece kızmak de il nedenini mantık çerçevesinde açıklamaları ve ona do ru olan hedefi vermeleri , Onlara her yönüyle de er vermeleri, Kişilik yapılarına saygılı olmaları, Onlara söz hakkı tanımaları, Sevildiklerini hissettirmeleri, Onlara güven duygusunu aşılamaları, Sosyal ve psikolojik gelişimini yakından takip etmeleri, Gösterilen davranış problemlerine karşı duyarlı olmaları, zamanında ve erken müdahaleyi saglamaları , Kendi psikolojik sıkıntılarını çocuklara yansıtmamaları, onlardan gelişim ve kapasitelerinin üzerinde beklentiye girmemeleri, Onlara yeterince zaman ayırmaları, Onların sosyal çevrelerinin farkında olmaları şeklinde özetlenebilir.
__________________
Şubat 18, 2011
Çocukta Ölümcül Hastalık Ve Psikososyal Yaklaşım
Beş yaşından küçük çocuklar hastalığı sıklıkla bir ceza gibi algıladıklarından, hastalığın niteliği ve sonuçlarından çok…
Günümüzde ölümcül hastalıklarda yaşam süresi uzamıştır ve buna bağlı olarak hastalıkların getirdiği etkilerin süresi ve yoğunluğu ve aynı zamanda psikolojik etkileri belirginleşmiştir.
Çocukların Ölümü Bilişsel Olarak Algılamaları
Beş yaşından küçük çocuklar hastalığı sıklıkla bir ceza gibi algıladıklarından, hastalığın niteliği ve sonuçlarından çok, anne babasının sevgisini kaybedip etmediği, onlardan ayrılıp ayrılmayacağı konusunda kaygı duyarlar. Uygulamaların acı vereceğinden korkarlar. Altı ile dokuz yaşları arasında yaşam, hareketle eş tutulur. Yani suskun, sessizce yatan bir insan ölmüş sanılabilir. Bu yüzden hastalıkları ile ilgili sessizlik ve konuşmamazlık, şaşırtıcı bir şekilde, onlarda hastalığın ölümcül olduğu düşüncesinin oluşmasına neden olmaktadır. On yaşından daha büyük çocuklar ölüm kavramını erişkinlikte anlaşıldığına benzer bir şekilde anlamaya başlarlar. Ancak, erken ergenlik döneminde sözel olarak kaygıları ifade etme yolunu pek kullanmazlar, onun yerine resimlerde, yazılarında korkularını, endişelerini yansıtırlar.
İki yaşına kadar çocuklar ölümü bir ayrılık olarak algılar ve ayrılık anksiyetesi yaşar. Üç ile beş yaşlarında çocuk, ölümü geri dönülecek bir gidiş gibi algılar ve kendi kötü davranışı sonunda ölümün bir ceza olarak verildiğini düşünür. Altı yaşından itibaren çocuklar ölümün geri dönülmezliğini anlamaya başlarlar. Ancak 10 yaşlarına kadar kendilerinin öleceğini pek kavrayamazlar. Daha sonraki yaşlarda evrensel bir durum olduğu ve bir nedene bağlı olarak gerçekleştiği kavranır, ergenlikle birlikte çocuk ölümü bir erişkine benzer şekilde soyut bir biçimde kavrar.
Çocuğa hastalığının ölümle sonuçlanabilecek bir hastalık olduğunun söylenmesinin hiçbir yararı ve gereği yoktur ancak, hastalık ve ölümle ilgili kaygı, korku ve fantezilerini konuşmak, kendine özgü simgesel dışa vurum yollarıyla hastalığına ilişkin duygularını aktarmasına fırsat tanımak uygun bir yaklaşım olacaktır.
Hastalığın alevlenme evreleri sıklaşıp uzadıkça, hastalık ilerledikçe, çocukların ölümle ilgili kaygı ve korkuları artar. Bu evrede, çocukların umut gereksinimlerini görmezden gelmek kadar, onları asılsız açıklamalarla oyalamak da aynı oranda yanlıştır. Büyük yaştaki çocuklar ve ergenlerin ölümcül hastalık karşısında yadsıma, bağımlılık geliştirme, regresyon gibi savunma düzenekleri geliştirdikleri görülmüştür. Ancak yaş büyüdükçe bu savunmalar yetersiz kalmakta ve ergen “neden ben”, “ne yaptım de başıma bu hastalık geldi” düşünceleri ve öfke içine girerler. Zaman zaman bu öfkeyi sağlık personeli, anne babaları gibi başkalarına yansıtmaktadırlar.
Kanserli çocuklarla yapılan projektif testlerde, çocukların daha çok yalnızlık, belirsizlik, ayrılık, öfke, izolasyon, korku, engellenme, üzüntü ve ölüm temalarını işledikleri, okul ve mesleğe geçişle ilgili kaygılara değindikleri saptanmıştır.
Tüm bunların yanında aile bireyleri zaman zaman ölümle ilgili kendi kaygılarını ve düşüncelerini çocuklarına projekte ederler (yani onların öyle düşündüğü düşüncesine kapılırlar). Bu sebeple annebaba ile psikiyatrik destek görüşmeleri yapmak, onların inançlarını ve duygularını anlamak ve onlara duygularıyla yapıcı bir şekilde baş etmelerine yardımcı olmak çoğu zaman gerekli olabilmektedir.
Doktorlar tüm eğitimlerini yaşatmak için alırlar, ölüme hazırlanmak ve ölüm fikrine alışmak hiçbir zaman kolay değildir. Ancak unutmamalıdır ki “ölüm” yaşamın birinci temel gerçeğidir.
Şubat 3, 2011
Pasif içiciliğin dünyada yılda yaklaşık her 100 insandan birinin ölümüne neden olduğu, bu oranın 165 bini çocuk olmak üzere 600 binden fazla ölüme denk geldiği bildirildi.
İngiliz The Lancet tıp dergisinde yayımlanan bir araştırmada, çocukların pasif içicilikten en çok etkilenen kesim olduğu, ebeveynleri evde sigara içen çocukların bundan kaçamadıklarına değinildi.
Pasif içicilikten kaynaklanan 600 bin ölüm vakası, sigara kullanımının neden olduğu yılda 5,1 milyon ölüm vakasına dahil edildiğinde yıllık ölüm vakası sayısı toplam 5,7 milyona yükseliyor.
Pasif içiciliğin küresel çapta etkisini ele alan ilk araştırma olan bu araştırmayı yapan uzmanların, incelenen 192 ülkeden alınan en yeni verileri kapsayan 2004 yılı verilerini kullandıkları belirtildi.
Stockholm’deki Karolinska Enstitüsü ve Dünya Sağlık Örgütüden uzmanların araştırmasında, 2004 yılı itibariyle, çocukların yüzde 40’ı, sigara içmeyen erkeklerin yüzde 33’ü, kadınların da yüzde 35’inin pasif içiciliğe maruz kaldığı ortaya çıktı.
Araştırma, bu durumun neden olduğu ölümlerin 379 bininin koroner nedenlerden, 165 bininin alt solunum yolları enfeksiyonlarından, 36 bin 900’ünün astımdan ve 21 bin 400’ünün akciğer kanserinden olduğunu belirledi.
Bu durum yüzünden 5 yaşın altında 165 bin çocuğun her yıl alt solunum yolu enfeksiyonlarından hayatını kaybettiğini, bu ölümlerin üçte ikisinin Güney Asya ve Afrika’da meydana geldiğini ortaya koyan araştırmacılar, “Bulaşıcı hastalıklar ve tütün kullanımı, bu bölgelerdeki çocuklar için öldürücü bir birleşim oluşturuyormuş gibi görünüyor” şeklinde görüş belirttiler.
Yüksek gelir düzeyine sahip Avrupa ülkelerinde, yine 2004 yılı itibariyle, pasif içicilikten ölüm oranı 71 çocuk ölümüne karşılık 35 bin 388 yetişkin ölümüne denk gelirken, araştırılan Afrika ülkelerinde bu oranın 9514 yetişkin ölümüne karşılık 43 bin 375 çocuk ölümü olarak gerçekleştiği tahmin ediliyor.
